5. sınıfa giderken annem çalıştığı için babaannem baktı bana ve kardeşime. Evleri bizim eve yakındı. Okuldan doğruca babaannemlere gelir, yemek yer, dışarı çıkar oynardık.
Binadaki çocukların hepsi uzun zamanlardır tanışıyorlardı ve bizi aralarına almaları baya bir uzun sürdü. Hepsi hemen hemen 10 yaşın altındaydı çocukların. Ben başlarda onların en büyüğü olduğumu sanıyordum. Ta ki Kemalettinle tanışana kadar. O 6. sınıfa gidiyordu. Çocukların neşe kaynağı, ağabeyleri, aynı zamanda da liderleriydi. Ama en önemlisi beni ve onları korurdu. İsmini hatırlayamadığım bizden yaşça büyük olan bir çocuktan, gürültü yaptığımız için bizi kovalayan Ateş amcadan, onun eli bıçaklı tuhaf karısından…
Sürekli maç yapardık, hem de onunla ben bir olup, bütün çocuklara karşı.
Onlardan yaşça büyüktük. Onlarla ortak konuşacak konularımız pek yoktu. Bu sayede birbirimize yaklaştık. Arkadaş olduk.
Yıllar geçiyordu. Beraber birçok şey yaptık onunla. Bahçemizde olan ceviz ağaçlarından ceviz, dut ağaçlarından dut topladık, yedik. Ateş amcanın arkasından taklidini çıkartıp güldük.
Ben onu, o beni çağırdı dışarı çıkacağı zaman.
Kuzenim gelmişti bir kez. Benim onu sevdiğimi söyledi. Sen çok seviyorsun bu çocuğu, âşıksın ona, dedi. Ben de bunun yalan olduğunu söyledim. O da, komşular bile bunlar çok yakışıyorlar birbirlerine diyorlar, dedi.
Büyümüştük. Doğaldı tüm bunlar. Kemallettin’ i seviyordum. Ama âşık mıydım? Aşk neydi.
En ufak bir fikrim bile yoktu.
Sonra biraz daha büyüdük. Artık onun da, benim de farklı arkadaşlarımız vardı. Beraber dut yediğimiz günler çok eskide kalmıştı. Dışarı çıkmıyordu. Ben de babaannemlere gidemiyordum. Sadece kuru bir ‘selam’ vardı artık.
Sonra babaannemler taşındı o binadan. O konuya hiç girmeyeceğim. Ama gözlerim… Yüreğim… Ne zaman kötü günler yaşasam hep onu andı… Ne zaman birini sevsem hep onunla ‘karşılaştırdım’. Ne zaman babaannemlerin evinin önünden geçsem hep yüreğim sızladı. Ona söylemediğim cümleler için olan pişmanlıklarım yüreğimi yaktı durdu… Bazen sırf onu özlediğimden, belki görürüm umudu ile yolumu uzatıp, o binanın önünden geçtim…
Ama yoktu… Göremedim…
Bir gün Kızılay’ da karşılaştık. İsmimi hatırlıyordu. Ve gözleri. Aynen benim ona baktığım gibi bakıyordu bana gözleri.
Ama dedim ya büyümüştük… Çocuk değil artık. Beraber maç yapamaz, ceviz ağacına çıkamazdık. Parka da gidemezdik beraber.
Hal hatır sorduktan sonra sadece bir ‘hoşça kal’ döküldü ikimizin de dudaklarından…
Bugün yine babaannemlerin eski apartmanının önünden geçtim. Ama sen yoktun bahçede. Balkona da çıkmadın.
Her şey için üzgünüm.
Söyleyemediğim tüm cümleler için üzgünüm.
Anlatıklarını anlamadığım için üzgünüm…
Ama gözlerini hala hatırlıyorum…
22. şubat. 2008